Genel

Tarihî Uyanışın Mimarı: Prof. Dr. Fuat Sezgin

En klasik tanımıyla, geçmiş zamanlarda yaşayan insan topluluklarının her türlü faaliyetlerini yer ve zaman bildirerek, sebep-sonuç ilişkisi içinde anlatan tarih, geç- mişi anlattığı söylense de aslında bugünü an- lamlandıran, günümüze ışık tutan, yolumuzu çizen en önemli bilim dalıdır. Bilimler tarihi de medeniyetleri, ülkeleri ve halkların tarihini an- latırken bilimin, tarihin her dönemindeki önemi ve gelişimini de anlatmak gerekliliği üzerine doğmuş; bilim ve teknoloji tarihi de diyebileceğimiz bu alan insanın keşfetme ve icat etme özelliğinin bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Zira daha kolay avlanabilmek, daha iyi yaşayabilmek için aletler icat eden insa- noğlu, bilim ve teknolojinin gelişimini böylece başlatırken çıktığı bu yolculuğu artık dünya ile yetinmeyerek uzaya, kâinatın en uçtaki sınır- larına kadar götürmeye çalışmıştır.

İnsanoğlunun bu tarih yolculuğunda, MS 7. yüzyıldan 17. yüzyıla kadar yaklaşık on asırlık bir döneme damgasını vuran İslam Bi- limler Tarihi ise hak ettiği değerini ne yazık ki bulamamıştır. İslam Bilimler Tarihi’nin on asır- lık bu parlak dönemi pek çok bilim otoritesi tarafından adeta yok sayılmakta, bilimler tari- hi Eski Yunan’dan başlatılarak Orta Çağ’daki Rönesans dönemine adeta bir sıçrama ile geçmekte, Rönesans döneminden sonra 15- 17. yüzyıl arasındaki zaman Avrupa’daki bi- limsel gelişmelere bağlanmakta; ancak İslam Bilimler tarihinin asırlar süren bilim önderliği ve icatlarla dolu dönemi hiçe sayılmaktadır.

Prof. Dr. Fuat Sezgin işte bu hiçe sayılma- nın karşısına çıkarak, adeta tarihi bir uyanışı gerçekleştirmektedir. İçinde bulunduğumuz gerilik ve Batı karşısındaki çaresizlik duygula- rının yıkılmasını, tarih ilminin yukarıda değinilen aydınlatıcı vasfıyla yerine getirmeye çalı- şan ve yılmak bilmeyen bir bilim adamı olan Prof. Dr. Fuat Sezgin, tarih ilmini teoriden pratiğe döndürmüş ve bugün müzelerde ser- gilenen, yüzyıllar önce İslam bilim adamları- nın icat ettikleri aletlerin yeniden gün yüzüne çıkmasını ve her biri ayrı bir başucu kitabı ni- teliğindeki eserleriyle İslam Bilimler Tarihi’nin dünyaya anlatılmasını sağlamıştır.

Prof. Dr. FUAT SEZGİN KİMDİR?

1924 yılında Bitlis’te dünyaya gelen Prof. Sezgin, ilkokulu Doğubayazıt’ta, ortaokul ve liseyi Erzurum’da tamamlamıştır. 1943 yılında mühendis olma isteğiyle geldiği İstanbul’da yaşadıkları, onun bu isteğini değiştirmesine, adeta büyük bir aşkla bağlandığı Bilimler Tari- hi alanına yönelmesine yol açmıştır.

Bir akrabasının da etkisiyle Sezgin, çok iyi derecede Arapça bilen bir Alman bilgininin seminerine gitmesiyle hayatının en önemli ka- rarını verir. Sonradan üniversitede hocası ola- cak olan bu ilim adamı, büyük oryantalistler- den Hellmut Ritter’dir. Bu ilim adamının ve verdiği seminerin etkisiyle mühendis olma fik- rinden vazgeçen Prof. Sezgin, kayıt zamanını da geçirdiği hâlde İstanbul Fen Edebiyat Fa- kültesi’ne girer.

Hocası Hellmut Ritter’in “Bilgin olmak isti- yorsan 13-14 saat çalışmak yetmez.” tavsiye- si üzerine günde 17 saat çalışan, çalıştığı süre boyunca sürekli eserler veren, 70 yaşına ka- dar da bu temposunu devam ettiren bir bilim adamıdır Prof. Sezgin.

Prof. Sezgin’in 27 dil bildiği söylenmekte- dir. Onun özellikle dil öğrenme konusunda bir hassasiyeti olduğu açıktır. Yine kendi ifadesi- ne göre dili, bilimler tarihinde bir vasıta olarak öğrenmektedir. Bugün Türkiye’deki eğitmen- lerin ve öğrencilerin en büyük eksiğinin de dil öğrenmedeki tembellikleri olduğunu söyleyen Prof. Sezgin, üzerinde dikkatle durulması ge- reken başka bir hususu da şöyle belirtir: “Ma- alesef ben ilkokul 3. sınıftayken dönemin kül- tür bakanı tarafından gramer kaldırıldı. Bana babam dedi ki: “Saf-ı Türki’yi öğreteyim sa- na.” O zamanlar gramere Saf-ı Türki denirdi. Bugün belki bilimler tarihçisi olabildiysem, babamın Saf-ı Türki’yi öğretmesinin çok bü- yük etkisi vardır. Türklerin gramer bilgileri yok, o yüzden dili öğrenemiyorlar, bazen iyi konu- şuyorlar fakat yazamıyorlar. Bu bizim milleti- mizin önemli problemlerinden biridir.”2 Ona göre gramer bilgisinin öğrenilmesi hem dil öğrenilmesinde hem de ilmi anlamada büyük önem taşımaktadır.

Yeni Bir Dönem: Almanya Günleri

1954 senesinde doktora tezini veren Prof.Sezgin, 1960 senesinde 147’likler olarak bili-nen ve darbe yönetimince okuldan uzaklaştı-rılan akademisyenler arasındadır. Prof. Dr.Sabri Orman’a göre, onun uğradığı bu haksız-lık Allah tarafından bir lütfa çevrilecek, çalış-maları günümüz akademisyenlerinin aksine teoride kalmayacak, tarih gibi bir bilim dalını pratiğe dökecektir.

Prof. Sezgin, 147’likler arasında üniversi- teden uzaklaştırılması ile ilgili şunları söyler:

“1960 yılında, bir hükümet darbesi oldu. As- kerler devletin idaresini ele geçirdiler. Millî Eğitim Komitesi diye bir komite kurdular. Bir gün bunlar ‘hangi profesörler zararlıdır?’ diye bir liste çıkarmışlar. Bunların listeleri kanun gibiydi. Gazeteler,147 profesörün atıldığını yazıyordu. Benim de adım vardı. Askeri ida- renin, bir mülki idareyi bertaraf ederek devle- tin başına geçmiş olmasından memnun ol- madım. Birçok şeyler bekliyordum, ama bir gün üniversiteden atılacağımı beklemiyordum. Hatta Türkiye’yi kendiliğimden terk et- meyi de düşünmüyordum. Çünkü memleke- time çok bağlıydım. Bu hadiseden bir yıl ev- vel, Almanya’da misafir doçent olarak bulu- nuyordum. Bana orada, doçentlik yapmamı teklif ettiler. Bu teklifi gülerek reddettim. ‘Ben İstanbul’u, Türkiye’yi nasıl terk ederim?’ de- dim. Özür dilediler. Gazetedeki ‘zararlı pro- fesörler’ listesini ve ismimin bu listede oldu- ğunu görünce, ülkeden gitmemin, artık benim iradem dışında olduğunu anladım.”4

Prof. Sezgin, 1961 yılında Almanya’ya gi- der. Aynı yıl Frankfurt Üniversitesinde çalış- maya başlayan Prof. Sezgin bundan sonra Almanya’da yaşayacak, burada evlenecek, bütün eserlerini de burada verecektir. Alman- ya’yı tercih etme sebebini ise kendisi şöyle açıklamaktadır:

“1960’ın sonlarına doğruydu, bir gün evim- den dışarıya çıktım. Baktım gazete satan ço- cuklar bağırıyorlardı; ‘Yazıyor, yazıyor, 147 profesörün üniversiteden atıldığını yazıyor.’ diye. Ben de enstitüye gidiyordum. Gazeteyi aldım, baktım, benim de adım yazılıydı. Gaze- teyi alıp çantama koydum, enstitüye değil Sü- leymaniye Kütüphanesine gittim. Kitap oku- maya başladım… Memleketimi çok seviyor- dum. Çok şeyler yapmak istiyordum. Bir ensti- tü kurmuştum, saat gibi işliyordu. Tamamıyla Avrupa’da öğrendiğim her şeyi oraya getirmiş- tim… Süleymaniye’ye gittim. Amerika’daki, Almanya’daki dostlarıma birkaç kısa mektup yazdım. ‘Bugünden itibaren ben üniversite- den atılmış bir insanım, yanınızda çalışmak isterim, benim için bir yer var mıdır?’ diye. Aşağı yukarı 10-15 gün içerisinde üç üniversi- teden cevap geldi: Frankfurt Üniversitesi, Berkeley Üniversitesi ve Yale Üniversitesi. Düşündüm, taşındım. Daha kitabımın (İslamBilim Tarihi) bütün malzemelerini toplama işim bitmemişti. İstanbul’dan uzaklaşmak is- temiyordum. Doğu’dan, yani Mısır’dan, İran’dan uzaklaşmak istemiyordum. Çünkü daha toplamam gereken bir sürü malzeme vardı. Frankfurt’ta karar kıldım. Çünkü dünya- nın tek bilimler tarihi enstitüsü oradaydı… Yavaş yavaş işlerimi bitirip oraya gittim.”5

Prof. Sezgin, Frankfurt Üniversitesine mi- safir profesör olarak çağrılır. Sadece 6 ay süreyle bu üniversitede kalacağını ise Alman- ya’ya gittikten sonra öğrenir. Kendisine dave- tiye gönderen ve sadece altı ay için üniversi- tede kalabileceğini söyleyen Prof. Willy Hart- ner’e söyledikleri gerçekten etkileyicidir:

“Ben hayatımı daima planladım. Liseyi şu zamanda bitireceğim diye planladım. Üniver- siteyi öyle… Şu yaşta doçent olacağım dedim ve bütün bunlarda muvaffak oldum. Baktım her şeyde muvaffak oluyorum, bende bir şı- marma başladı. Ondan sonra bir askeri darbe geldi. Bir balığın üzerine atılan ağ gibi ben de o ağın içinde kaldım. O zaman baktım ki beşer olarak benim irademin bir sınırı varmış. İşte o olaydan sonra ben şuna karar verdim: Haya- tımda eğer altı haftalık bir geleceğim garanti edilse, yani o kadar yaşayabilecek kadar mad- di imkânım varsa, yedinci haftayı düşünmeye- ceğim. Onun için önümde iki ay daha var. Para da biriktirdim, onları düşünmüyorum dedim. Adamcağız bana baktı, baktı… Ayağa kalktı, beni kucakladı. Bana dedi ki: “Ben ateistim, Allah’a inanmıyorum. Fakat bu kadar inanan bir insana ne kadar gıpta ediyorum.”6

Doçentlik Tezi “Buhari’nin Kaynakları”

İslam’ın asli kaynaklarından hadislerin, yay- gın görüşe göre sözlü yani rivayet usulüne gö- re kayıt altına alındığı, günümüze kadar da bu yolla ulaştığı tezi genel kabul gören bir görüş- tür. Ancak Prof. Dr. Fuat Sezgin, 1950’li yıllar- da hazırladığı doçentlik tezinde adeta tabuları yıkarak, hadis kaynaklarının en önemlilerinden kabul edilen Buhari’nin hadis kitabının sözlü değil yazılı kaynaklara dayandığını; bu yazılı kaynakların İslam’ın erken dönemine, hatta 7. yüzyıla kadar gittiğini ileri sürmüştür.

Ona göre önceleri şimdiki gibi kitaplarda dipnot olarak kaynak eser gösterilmez, şahıs ismi yazılır, bir rivayet zincirine göre sıralanır; ama aynı zamanda da yazılı bir kaynağa da- yanılırdı. Onun bu tezi üzerindeki tartışmalar hâlen devam etmektedir.

Prof. Sezgin bu tezinden yola çıkarak şun- ları da belirtir: “Müslümanlar matematikte, astronomide, fizikte nasıl büyük merhaleler kat etmişlerse, tarih ilminde de Yunanlılardan sonra bütün Avrupa’nın tanıyamadığı bir merhaleye ulaşmışlar aslında. Biz bunu gözden kaçırıyoruz. Bugün maalesef bu durumu mü- dafaa edecek bir Müslüman yok. Zaten Avru- palılar da henüz bunu tamamıyla kabul etme- diler. Bunu tanımlayamadığımız müddetçe biz bütün İslam bilimlerinin nasıl geliştiğini anlayamayız, kavrayamayız.”7

İlimler Tarihindeki Çalışmaları ve “İslam Bilimler Tarihi” Eseri

Prof. Sezgin’in ilimler tarihi alanını seçme- sinde, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Şarkiyat Enstitüsündeki hocası Hellmut Rit- ter’in etkisi büyüktür. Ritter’in derslerinde, İs- lam coğrafyasında yetişmiş olan bilim adam- larının, Avrupa’nın en büyük bilimadamları se- viyesinde olduğunu dile getirmesi8, Prof. Sez- gin’in bilimler tarihi alanında çalışmalar yap- masına ilham olmuştur.

Hellmut Ritter’in bu sözlerinin Prof. Sezgin üzerinde bu kadar etki etmesinde, ilkokul öğ- retmeninin anlattıkları ile taban tabana zıt bil- giler sebeptir. Zira Prof. Sezgin’in ilkokuldaki öğretmeni öğrencilerine, Müslüman âlimlerin dünyanın öküzün boynuzunda olduğuna inan- dıklarını söylemektedir. İşte ilkokulda öğren- diği bu bilgiler ile üniversitedeki Alman bili- madamının bilgileri Prof. Sezgin’i ilimler tari- hini ve dolayısıyla İslam Bilimler Tarihi’ni araş- tırmaya yönlendirmiştir.

Prof. Sezgin bilimler tarihi alanında ilk ola- rak, hocası Hellmut Ritter’in tavsiyesi ile kay- nak kitap olarak kullandıkları Karl Brockel- man’ın beş ciltlik Arap Edebiyatı Tarihi isimli kitabın tashihi üzerinde çalışma yapmaya başlamıştır. Prof. Sezgin, hocası Hellmut Rit- ter’in bu kitap hakkındaki “Bu kitabın noksan- larının artık tamamlama zamanı gelmiştir, bi- rinin bunu tamamlaması lazım.”9 isteğini ken- di üzerine almıştır. Çalışmalarına 1954 yılında Türkiye’de başlayan Prof. Sezgin, 1961 yılın- da Almanya’ya gidişinden sonra da çalışmala- rını sürdürür. Ancak çalışması devam ettikçe kitabın tashihten çok yeniden yazılması ge- rektiğini düşünür ve çalışmalarını bu yolda devam ettirir. Prof. Sezgin, hocası Hellmut Ritter’e bu kitabın eksikliklerini gidermek yeri- ne yeniden yazacağını söyler. Hellmut Ritter: “Yazamazsınız, bunu hiç kimse yapamaz. Zor, bu işe girmeyiniz, mütevazı olunuz.”10 diye- cektir. Ancak Prof. Sezgin yılmadan devam ettiği çalışmasında büyük başarı sağlayacak, hocasının da takdirini kazanacaktır.

Kitabının hazırlanması aşamasında Prof. Sezgin 60 ülkenin kütüphanesine gider, 400.000 cilde yakın yazma eser görür, ince- ler. Konuyla ilgili yazılan makaleleri de incele- yen Prof. Sezgin incelediği makaleleri ve eser- leri daha iyi anlayabilmek için o eserin yazıl- dığı dili de öğrenir. Öğrendiği dillerin 27 ulaş- tığı rivayet edilmektedir.

Prof. Sezgin’in azimli çalışmasına bir örnek olarak kendi aktardığı bir anıyı paylaşmak önemlidir. İstanbul kütüphanelerindeki araş- tırma çalışmalarıyla ilgili şu anıyı paylaşmak- tadır: “Hocamla kütüphanelere gidiyorduk, yazmaları tanıyorduk. İstanbul’da o zaman 200.000’den fazla yazma eser vardı. Onların hemen hemen hepsini görmek lazımdı. Ne yapıyordum? Kütüphanelerin muayyen temiz- lik günleri vardı. O temizlik günlerini ben kay- dederdim. Kütüphanecilere derdim ki: “Lüt- fen başladığınız zaman bana haber verin, ben de gelip o yazmaları görmek istiyorum.” Bu bir fırsattı benim için. Onlar 1’den başlayıp 2 bin, 3 bin ciltlik kütüphaneyi temizliyorlardı. Ben de onların eline geçen her yazmayı elime alıyordum. Yazmalara bakıp çok mühimlerini kaydedip ondan sonra bir daha gidip o yaz- maları görüyordum.”11

60’ın üzerindeki ülkenin kütüphanesi ve 400.000’i aşkın yazmanın incelenmesinden sonra, yaklaşık on yıllık bir çalışmanın ardın- dan İslam Kültür Tarihi kitabı nihayet 1967’de yayınlanır.

Kitap o kadar yankı uyandırır ki “Bu kitabı bir Türk yazamaz!” şeklinde tepkiler almaya başlar. Çünkü “Brockelmann’ın eserinin ta- mamlanması gerektiğini düşünen tek kişi Fuat Sezgin değildir. Avrupalı oryantalistler de benzer bir niyeti hayata geçirmeye çalışmak- tadır. Arapça eserlerin tercümelerini yayımlayan Brill Yayınevi’nin önderliğinde, 1950’li yıl- larda Avrupalı şarkiyatçılardan oluşan bir ekip aynı işe koyulmuştur ve büyük bir heyetin yardımı ve UNESCO’nun maddi desteğiyle Brockelmann’ın eserini hem tamamlama hem de daha ileri götürme adına bir ek yazmak is- temektedirler. 1966’da Brockelmann’ın ese- rini genişletmek için kurulan ekip araştırma yapılacak konuları tespit etmiş ve bilim dün- yasına dağıtmıştır. Prof. Sezgin’in de konu ile ilgilendiğini öğrenince meraklanırlar. Hollanda Leiden’de bir yayınevi Prof. Sezgin’i davet eder. Prof. Sezgin, Fransız, Alman ve İngiliz 10’dan fazla bilim adamından kurulan heyet- çe imtihan edilir. Heyet, Sezgin’den etkilen- mesine rağmen önyargılarını kıramadığı için “Müslüman, Türk birisi bu kitabı yazamaz” kanaatinden vazgeçmez. Batılı bir ilim adamı, Sezgin’e “Alman olmadığın için karşı çıkıyor- lar.” değerlendirmesini yapar. Sezgin daha bir azimle çalışmalarına devam eder. 1967’de Arap-İslam İlimleri Tarihi kitabının ilk cildi ba- sılır. Sezgin, oryantalist komitenin baskı son- rası tavrını şöyle özetler: “Kitabın basılmış hâlini gördükten sonra bir toplantı daha yaptı- lar. ‘Bizim devam etmemize lüzum yok’ diye- rek komisyonu lağvettiler.” Hocası Ritter’e de bir nüsha gönderir. Sezgin’e gelen ve eşi tara- fından saklanan cevabi mektupta “Böyle bir kitabı kimse yazamamıştı, yazmamıştı ve ya- zamazdı da.” ifadeleri yer almaktadır. Hoca- sının mektubu ona büyük manevi destek olur. Alman bilim adamı Prof. Gerhard Anders onun bu başarısını anlatırken şu ifadeleri kul- lanıyordu: “Şahsen onun kadar istikametli ve bütün hayatını sadece bilimsel çalışmaya adayan çok az kişi tanıyorum. Sezgin bu zor işi tek başına başardı. Sahip olduğu o kadar kapsamlı malzemeler vardı ki Brockelman’ın sınırlarını aşmıştı. El-Biruni, el-Kindi, Farabi, İbn-i Sina gibi isimleri Brockelmann gibi sade- ce bir yan konu olarak ele almayı uygun ve yeterli görmüyordu. Başta fen bilimleri olmak üzere bütün bilimleri belirli disiplinler altında ele almaya karar vermişti.”12

Türkçeye İslam Kültür Tarihi/İslam Bilimler Tarihi adıyla çevrilen Geschichte Des Arabischen Schrifttums kısa adıyla GAS olarak bilinen eser bu gün 13 cilde ulaşmıştır ve 14 ve 15. ciltleri de yayınlanmak üzeredir. Prof. Sez- gin’in eserindeki önsözlerinde de belirttiği gi- bi bu eser Müslümanların ilimler sahasındaki yerlerini göstermeye yöneliktir. Eserlerdeki konulara örnek olarak şunları verebiliriz: birin- ci ciltte tefsir, hadis, akide, kelam gibi dinî ilimler; ikinci ciltte edebiyat ve özellikle Arap şiiri, üçüncü ciltte tıp, zooloji, veterinerlik; dördüncü ciltte simya, kimya, botanik ve zi- raat, yedinci ciltte astroloji, meteoroloji, onun- cu ciltte matematiksel coğrafya.

İslam Bilim Tarihi Müzesi ve İstanbul İslam Bilim ve Teknoloji Tarihi Müzesi

Prof. Sezgin, İslam Bilimler Tarihi alanında Almanya’da ders verirken çalışmaların ve malzemelerin yetersiz olduğundan hareketle, o dönemde kazandığı Kral Faysal Ödülü’nü finansman olarak kullanıp Almanya’da “Arap- İslam Bilimleri Tarihi Enstitüsü”nü kurar.

Enstitünün kurulmasından sonra Prof. Sezgin’in amacı artık İslam Bilimler Tarihi’nin bilimler tarihindeki yerini göstermektir.13 Bunugerçekleştirmek üzere projeler üreten Prof. Sezgin, Müslümanların icat etmiş oldukları aletleri ortaya çıkararak bunları sergilemek üzere bir müze kurulması fikrini hayata geçirir. İslam bilginlerinin 800 yıllık yaratıcı devrinde yaptıkları aletlerin modelleri -bizzat kendisi ta- rafından da birkaç örneği yapılarak- ortaya çı- karılmıştır. Prof. Sezgin’in bu gayretleri sonu- cunda günümüzde bu aletlerin sayısı 800’ü bulmuştur. Almanya’daki bu müzenin bir ben- zeri ise “İslam Bilim ve Teknoloji Müzesi” adıyla 2008 yılında İstanbul’da açılmıştır.

Müzenin kuruluşu safhasında, sergilene- cek olan aletlerin yapımı hiç de kolay olma- mıştır. Aletlerin yapımında ilk başlarda kendisi de bizzat çalışan Prof. Sezgin, daha sonra pek çok ülkedeki ilim adamı ve ustadan yar- dım almıştır. Müzenin safahati hakkındaki bil- gileri Prof. Sezgin şöyle anlatmaktadır: “Bu- gün bu Enstitü’de 800’den fazla alet var. Yavaş yavaş öğreniyordum, bunu da söylemeli- yim. Yani bütün bunları, Arapça, Farsça, Türkçe yazmalardan çıkardım. Bunların, Latince ve İs-panyolca tercümelerini çıkardım. Benden önce bu konuda çalışan oryantalistler olmuş. Onlar da bu konuda araştırmalar yapmışlar. Mesela Prof. Dr. Wideman diye büyük bir Alman bili- madamı vardır. Bu adamcağız, tam elli sene İslam bilimler tarihi ile uğraştı. Birçok aletleri, o da, yazmalardan buldu. Hatta ilk alet taklidine başlayan kişi Wideman’dır. Bu aletlerden bir kısmını İspanya’da, büyük bir kısmını da Al- manya’da yaptırıyordum. Bizim bir atölyemiz var. Aletlerin bir kısmının parçalarını, atölyede yapıyoruz. Birçok parçalarını da Mısır’da, yap- tırıyoruz, burada birleştirip tamamlıyoruz.”

“Her aletin yapımının, kendine mahsus bir hikâyesi vardır. Mesela bazı saatler var. Ta- kiyyüddin denen bir Osmanlı bilgini vardı. On tane saati tarif eden bir kitap yazmış. Onların ikisini yapmaya gayret ettik. Bunu Türkiye’de, İspanya’da, Hollanda’da, Almanya’da, Mı- sır’da herkese sordum. Hiç kimse yapamadı. Sonra Bremen şehrinde, saatçilikten profe- sörlüğe girmiş olan bir astronomi profesörü vardı, ona yaptırdım.”

“Sabit yıldızlar gök haritasını, bin yıllarında yazılmış bir yazmaya dayanarak yaptık. Çok zordu. Bütün yıldızların koordinatları vardır. Bu koordinatları, Kahire’de bir türlü tam ve- remediler. Astronomi tarihi ile uğraşan, Bre- men’de bir Alman bilgini vardı. Ona götür- düm. Biz bir küre yaptık. Küreyi ona gönder- dim. Kurşun kalem ile bu resimleri çizerek yıl- dızların yerlerini belirtti. Bunu alıp, Kahire’ye götürdüm. Ondan sonra bunu işlediler.”14

TARİHÎ UYANIŞ:
İSLAM BİLİMLERİNİN DÜNYAYA TANITILMASI

Dünyanın ve Avrupa’nın günümüzde ulaştı- ğı teknolojik ve bilimsel gelişmenin yüksek se- viyesi pek çok İslam ülkesinin gözlerini kamaş- tırmaktadır. Zira Orta Doğu başta olmak üzere dünya üzerindeki pek çok İslam ülkesi —ki Müslümanların yoğunlukla yaşadığı ülkeleri göz önüne alırsak— hem bilim hem de teknoloji bakımından Batılı ülkelerin çok gerisindedir.

Avrupalı ya da Batılı düşünür ve aydınlar haklı olarak bu gelişmişliğin gururunu yaşa- makla birlikte Müslümanlar açısından bu üzün- tü verici bir durumdur. Çünkü yüzyıllarca bili- min ve teknolojik gelişmelerin yaratıcısı olan Müslüman bilim adamları artık yetişmemekte, rasathanelerin, hararetli bilimsel tartışmaların yaşandığı medrese ve üniversitelerin bulundu- ğu İslam coğrafyaları artık savaşlar ve yokluk- ların yaşandığı ülkeler olarak anılmaktadır.

İşte burada Prof. Sezgin’in bilimler tarihi alanında yaptığı çalışmaların önemi ortaya çıkmaktadır. Zira Batı karşısında eziklik hissi- ne kapılan Müslümanların geçmişindeki o parlak bilimsel çağı anlatan, bugünkü teknolo- jinin temellerinin daha 9. yüzyılda belki de daha öncelerinde Müslüman bilim adamların- ca atıldığını hatırlatan İslam bilgin ve eserleri- ni, Prof. Sezgin gün yüzüne çıkarmaktadır.

Prof. Sezgin’in de belirttiği gibi geçmişteki bu başarılı ve parlak dönemi hatırlamak geç- mişe saplanıp kalmak, boş gurura kapılarak bugün hiçbir ilerleme kaydetmemek değildir. Aksine İslam Bilimler Tarihi’ni öğrenmek Batı karşısındaki ezik duruşun atlatılarak geçmi- şinden ve köklerinden aldığı güçle bugünün dünyasına şekil vermektir. İşte bu yüzden İs- lam Bilimler Tarihi Müslümanların tarihi uya- nışına vesile olacak, eserleri ile de Prof. Sez- gin bu uyanışın mimarı olacaktır.

İslam bilim ve kültürünü dünyaya tanıtmak için yıllar süren çalışmaları sonucunda Prof. Sezgin, bugün 15 cildi hazırlanmış olan İslam Kültür Tarihi adlı eseri ortaya çıkarmıştır. Eser- de coğrafyadan, matematik ve astronomiye, tıptan felsefe, müzik, nümizmatik ve tarih ya- zımcılığına kadar pek çok farklı konu yer al- maktadır. Prof. Sezgin’in bu eseri dışında bi- limler tasnifinden ve bu konuda araştırmalar yapmış olan batılı bilim adamlarının çalışma- larının yeniden basımlarını içeren ve seriler hâlinde yayınlanan 1300 cilt civarındaki eser- leri de günümüz araştırmacıları için eşi bu- lunmaz bir kaynaktır.

Prof. Sezgin’in tüm bu çalışmalarının en önemli amacı şudur: İslam âlimlerinin bilimler tarihindeki yaklaşık 800 yıllık yaratıcı devirlerinin ve bilimler tarihinde İslam medeniyetinin yerinin dünya tarafından bilinmesini sağlamak. Prof. Sezgin’in bu alandaki gayretlerinin ve ça-lışmalarının en iyi şekilde anlaşılabilmesi yine onun kendi ifadeleri ile mümkün olabilecektir.

Prof. Sezgin’e göre bilimler tarihi birbirini izleyen medeniyet ve/veya devletlerin birbirini etkilemesi ve devamı sonucunda oluşmuştur. Yunan bilimlerinin temelleri Mısır ve Babilonya bilimlerine dayanırken, İslam bilimlerinin te- meli de Yunan bilimlerinden gelmektedir. Aynı şekilde Batı’nın bugünkü ulaştığı bilimin te- mellerinde de İslam bilimleri yer almaktadır.

“Ben altmış yıllık çalışma hayatım sırasında her gün biraz daha fazla İslam uygarlığını ta- nımanın ve tanıtmanın Batı dünyasına ulaşma davası bakımından en sağlam, daha doğrusu tek yol olduğuna inandım. Bugünkü bilgime göre —ki bunu gerçeğe oranla çok yoksul bu- luyorum— genç Batı uygarlığını İslam uygarlı- ğının değişik coğrafi ve iktisadi şartlar altında gerçekleşen devamı olarak görüyorum.”15

“Eğer şartlar 13 ve 14. yüzyıllarda bilimlerin İslam kültür dünyasındaki gelişme hızına uy- gun kalsaydı sanırım ki bilimler günümüzdeki düzelmelerine çok daha erken bir dönemde kavuşmuş olabilirdi.”16

Prof. Sezgin İslam bilimlerini tanıtırken özellikle şu konuya dikkat çekmektedir ki İs- lam bilimlerinin anlatılması bir dine davet an- lamı taşımamaktadır. İslam bilimlerinin ger- çeğini tanıtmak, İslam topluluğuna bağlı Müs- lüman olsun ya da olmasın herkesi benlik duygularını kaplayan yanlış yargılardan kurta- racak ve onlara ferdin yaratıcılığına inancı ka- zandıracaktır.

Günümüzde hâlâ pek çok yerli ve yabancı aydın, Müslümanların içinde bulunduğu geri- liğin sebebi olarak İslam’ı, genel olarak dinî görmekte iseler de din/İslam geriliğin sebebi değildir. Yüzyıllarca bilime önderlik etmiş Müslüman aydınlar ve İslam coğrafyasının ta- rihi gözlerimizin önündeyken, bunu tüm dün- yaya en açık şekilde anlatan Prof. Sezgin de dinin geriliğin sebebi olmadığını açıklamaktadır.

“Geriliği müşahede edenler, buna çare ara- yanlar, bu gerilik çağının geçmişinde bir üs- tünlük, hatta çok büyük bir üstünlük çağının bulunduğunu, Avrupa’daki bilim ve teknoloji- nin İslam dünyasındaki 800 yıl boyunca ka- zanılan başarıların başka verimli koşullar al- tındaki bir gelişmesi olduğunu bilmiyorlardı. Bunun neticesi olarak ferdin yaratıcılığına olan inanç ve benlik duygusu, yerini Avrupa uygarlığı karşısında büyüyen bir aşağılık duy- gusuna bırakıyordu.”18

“20. yüzyılda gerekli reformları başarmış bir milletin İslam uygarlığı içinde bilimsel ve poli- tik açıdan 10. yüzyıldan itibaren geniş çapta omuzladığı zengin bir geçmişten kaçmasına, onu tanımamazlıktan gelmesine gerek olma- dığı inancını taşıyorum. Daha 20. yüzyılın başlarında ve biraz daha önceleri, Batı dün- yası ile bilim ve teknik alanındaki gittikçe bü- yümekte olan farkın sebeplerinin İslam dini- nin kendisi olduğu şeklindeki bir düşünce, Türk aydınlarının arasında yayılmaya yüz tut- muştu. Bu düşünce günümüze kadar geniş- lemeye devam ediyor. Bu düşüncenin öncü- leri ve onları takip edenler, dinî organizasyon-ların ve din adamlarının geri kalmış olmasına bakarak verilmiş olan ve gittikçe gelişmekte olan yargıyla hareket ederken, hemen hemen bütün müesseselerdeki geriliği gözden kaçırı- yorlar veya bu gerçeği görüyorlarsa da onun da sorumlusunu din olarak görüyorlardı ve görüyorlar.”19

“Müslüman dünyasındaki gerilemeye İslam’ın sebep olduğu iddiası doğrulansaydı 60 yılı bulan araştırmalarımda bu gerçeği kabul et- mek zorunda kalırdım. Gerileyişin sebebi din değildir. Başka tarihî sebepler var. Müslü- manlar, 8-16. yüzyıllar arasında tüm ilim dal- larında önemli buluşlara sahiptir. Papazlar,Müslüman âlimlerin kitaplarını Latinceye ter- cüme ederek bilimsel gelişmenin ilk adımları- nı atıyordu. Avrupa’da başka okuma yazma bilen yok gibiydi. Bu arada, Batı bilimini, sa- nıldığının aksine, din adamlarına borçlu. Av- rupalılar; Sicilya ve Endülüs’te tercüme edilen İslam bilginlerinin eserlerini kaynak göster- meden intihal ediyorlardı.”20

“İslam’a göre bilginin kaynağı bilimdir. İslam dünyasında Kur’an’ı bilimsel gelişmelerin sonuçlarıyla tefsir etme çalışmalarına tamamıyla karşıyım. Kur’an bir bilim ansiklopedisi de- ğil. Kur’an insanlara yeni bir iman, yeni bir ahlak getirir. Fakat onun getirdiği yeni bir atmosfer ilmin başka kültür dünyalarından alınanlara nispetle çok ileriye gitmesini sağ- lamıştır.”21

Prof. Sezgin’e göre İslam âlimlerinin bilim- ler tarihindeki yeri, Avrupalı tarihçiler tarafın- dan göz ardı edilmektedir. Rönesans görüşü de denilen görüşe göre Batı dünyası bugünkü ilerlemeye doğrudan Yunanlılardan aldıkları birikimle ulaşmıştır. Avrupa’da ortaya çıkan bu Rönesans görüşünün, bilimleri, 12. yüzyıl- dan 16 ve 17. yüzyıl sahnesine çıkaran birkaç yüzyıllık uzun gelişme merhalesini Avrupa’nın Yunan bilimlerini tanıma, benimseme ve özümseme sürecinin sonucu olarak görülmüş ve böyle tanıtılmıştır; ancak bu anlayış his ve temayüllerden ibaret, gerçeklerden uzak bir görüştür.22

Bu gerçeklikten uzak Rönesans görüşünün yanlışlığını yine Avrupalı oryantalistler ve 19. yüzyılda Avrupa’da ortaya çıkan hümanizm akımının temsilcileri ortaya koymaktadır. Av- rupa’nın bilim ve kalkınma yapısının Müslü- manlar üzerine kurulu olduğu gerçeğini savu- nanlardan en ünlüleri Alexander von Hum- boldt (1769-1859), Johann Gottfried von Herder (1744-1803), Johann Wolfgang von Goethe (1749-1832)’dir.

“18. yüzyılda kendini Avrupa’da göstermeye başlayan ilk bilim tarihçiliği çabalarında Röne- sans diye adlandırılan bir dünya görüşü orta- ya çıktı. Bu görüş, bilimleri, Avrupa’nın orta- çağdaki 12. yüzyılın eşiklerinden 16 ve 17. yüzyıl sahnesine çıkaran birkaç yüzyıllık uzun gelişme merhalesini, Yunan bilimlerini tanıma, benimseme ve özümleme sonucu olarak gö- rüyor ve tanıtıyordu.

Bu sadece his ve temayüllerin dikte ettirdiği ve gerçeğe dayanmaktan çok uzak olan ve bugüne kadar esas karakter ve tutumunu değiştirmemiş bulunan bilim ve medeniyet- çiler tarihçiliği devam edegelmekteyken, daha 19. yüzyılda ortaya çıkan hümanist bir anlayışın temsilcileri, Avrupa’da gözleri gittik- çe daha çok kamaştıran bilim ve teknolojik kalkınma yapısının İslam dünyasına uzanan temeller üzerine kurulduğu gerçeğini savunu- yordu.”23

“Bilim ve teknolojinin 20. yüzyılın başından beri hızlanan ve hızını gittikçe arttıran gelişi- mi, binlerce yıl arkada kalan bir geçmişin merhalelerinin gerçeğe yakın bir şekilde tanı- nıp değerlendirilmesinde kendini göstereme- di. Bazı yönlerde ileri adımlar atılmış olması- na rağmen, bundan habersiz veya bunu inkârederek atılmış geriye dönüş adımları, geçen bir veya iki yüzyıldan beri tanınan inatçı tu- tumu değiştirmede etkili olamadı. Bu dile ge- tirdiğim tutum, inatçılığını özellikle Müslü- manların bilimler tarihine katkısını tanımamak ve kabullenmemekte gösteriyor.”24

“Tanıdığımız bütün uygarlıklar ya çok uzun veya biraz uzun yahut da kısa bir süre insanlık tarihindeki büyük veya küçük rollerini oyna- dıktan sonra yerlerini daha gençlerine bıraktı- lar. Bilimler tarihi onların önemini yaşadıkları zaman süresine göre değil de bilim ve tekno- lojideki kreatif verilerine göre değerlendiriyor. Bilimlerin İslam’ın adına bağlı olan kreatif merhalesi en az sekiz yüzyıl kadar sürdü. Onun bilimler tarihindeki büyük yerini değer- lendirirken sadece bu sekiz yüzyıllık kreativi- teyi değil de bilimlerin bu evreye sıkı sıkıya bağlı olarak yeni çağın gittikçe hızını arttıran baş döndürücü gelişmesini gözden kaçırma- malıyız. Bu gerçeği tıp tarihçisi Heinrich Schipperges 1961 yılında şu şekilde dile geti- riyordu: ‘İslam bilimlerinin Avrupa’ya taşın- ması yüzlerce yıl çok güçlü etkilerde bulunan ve hâlâ da etkilerine devam eden ve onsuz modern dünyanın kuruluşunu kavrayamaya- cağımız bir fenomendir.’ Müslümanlar, bu değişen dünyada çok önemli bir yer almak is- tiyorlarsa, kendilerinin insanlığın ortak bilimler tarihin çok önemli bir yeri olduğu inancını ka-zanmaları ve bunu yeniden gerçekleştirecek şartları kazanma sorusu üzerinde ciddi olarak durmaları gerekiyor.”25

“Türkler ve diğer Müslüman toplumlar, bilim- ler tarihinde çok önemli yerleri olduğunu çok kısa zamandan beri öğrendiler veya öğren- meye başladılar. Bu kaba bilgi onlara oryanta- listlerin uzun bir geçmişe dayanan çalışma sonuçları olarak ulaştı. En çok Türkiye’de kısmen de diğer İslam ülkelerinde, kendileri- ne, Müslümanların bilimler tarihindeki yerle- riyle ilgili ulaşan bilgilere karşı şüpheci ve reddedici bir eğilim var. Onların İslam’a karşı inanç açısından taşıdıkları reddedici tutumları bütün bilimler tarihinin bir gerçeğini kabul-lenmemelerine götürüyor. Şöyle ki onlar İs- lam’a inanma veya inanmamadaki doğal hak- ları bir tarafa, ispat edilen tarihi bir realiteyi kabullenmeme üzerinde fanatik bir direnme gösteriyorlar.”

“Yunanın duraklamaya girmesiyle ilimler ta- mamen durmuş değildi. Özellikle Akdeniz havzası içerisinde büyük kültür merkezleri vardı. Fakat bunlar büyük bir ‘yaratıcı’ hamle- de bulunamıyordu. İşte İslamiyet’in gelişiyle böyle bir muhit oluştu. İslam tüm kültür mer- kezlerini kendi içerisinde topladı. Bu ilimlerin temsilcilerini hürmetle karşılayan İslamiyet onlara ecnebi muamelesinde bulunmadı. İlmi teşvik etti. Düşünebiliyor musunuz, çölden gelen bedeviler, bir anda ilme önem veriyor ve okuryazar oluyorlar. Benim kanaatime gö- re, 8. yüzyılın sonlarına doğru İslam dünya- sında gelişen okuma yazma oranı, tüm dün- yadaki toplumların okuma yazma oranından daha fazla idi. Müslümanları yanlış düşünce ve kompleksten kurtarmak lazım. Müslüman- ların kimya, fizik, tıp, sosyoloji ve tarih alanla- rında ortaya koyduklarını kimse bilmiyor. Bundan dolayı modern bilim tarihi yeniden yazılmalı.”27

Prof. Sezgin’i tanımak elbette ki tüm bun- larla sınırlı kalamaz. Ancak hem bu anlatılanlar hem de yazmış ve yayınlamış olduğu eserler hem Prof. Sezgin’i tanımamızı hem de kimli- ğimizi oluşturan temel yapı taşı olan İslam’ın, bilimler tarihindeki yerini öğrenmemizi sağla- yacaktır. Hocanın çalışmalarına da ilham olan İslam Bilimler Tarihi’nin dünyaya tanıtılması ve özelde de İslam ülkelerinde ve Türkiye’de hakkıyla bilinmesi bizleri Avrupa karşısındaki kompleksten kurtaracağı gibi bilimsel ve tek- nolojik gelişmelerin sağlanacağı, daha parlak ve mutlu günlerin yaşanacağı bir gelecek için anahtar da olacaktır.

http://www.scienceinislam.com/file/2015/02/168-3-aybüke-EKİCİ.pdf

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir