Bildiri

Nesebi bozan teknoloji, İstanbul sözleşmesi ve LGBT

Av.Lütfi Bergen 8 TEMMUZ 2019

Türkiye’de Toplumsal Cinsiyet tartışmaları, sosyal bir olayın nasıl siyasi ve ideolojik düşünceler ile gerçek yönünden saptırıldığını göstermesi açısından önem taşımaktadır.

Bir toplumun ahlak ve değer yargıları, eğer siyasilerin ve onların arkasındaki bazı uluslararası güçlerin güdümüne girerse, o toplumda ne hür düşünce ve tercih, ne de toplumun inandığı kutsalların bir önemi kalır.

Türkiye, maalesef böyle bir ilkel gelişmelere şahit olmaktadır. Dolayısıyla, toplum iradesi; hiçbir zaman kendi tarihi ve sosyolojik gerçeklerine aykırı ve zorlamalarla bir yere çekilemiyeceğini bilmek ve gerekli tavrı göstermek zorundadır.

Bu konuda, Av. Lütfi Bergen’in yazısını, oldukça açıklayıcı ve bilgilendirici olması bakımından okunmaya değer bulduk.

Bugün kamuoyunda 2011’de Avrupa Konseyi tarafından imzaya açılan, Türkiye’nin 2012’de kabul ettiği İstanbul Sözleşmesi’nin hem LGBT meselesinin, hem de aileyle ilişkili problemlerin kaynağı olduğu yolunda yanlış bir algı yürütülüyor.

Türkiye’de aileyi tehdit eden asıl uluslararası metin 1979’da imzaya açılan, 1981’de yürürlüğe giren CEDAW (Kadına Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Yok Edilmesi Sözleşmesi) idi ve bunun arkasında da BM bulunmaktaydı.

Türkiye, CEDAW’ı 1985 yılında imzaladı ve iç hukuk mevzuatını da bu sözleşme gereğince değiştirmeye başladı. Örneğin 2002 yılında yürürlüğe giren 4721 sayılı Medeni Kanun ile kadın erkek eşitliği mutlaklaştırıldı.

Keza “Evlilik içi tecavüz suçu” hükmüne yer veren Türk Ceza Yasası (TCK) da 1 Haziran 2005’te yürürlüğe girdi. 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanundan önce 4320 sayılı Ailenin Korunmasına Dair Kanun yürürlükte idi ve bu kanun 1998’de CEDAW sözleşmesi gereğince kabul edilmişti.

Aile politikalarının iflasının kaynağı aslında İnsan Hakları teorisidir ve üç metinden beslenmektedir.

Amerikan Bağımsızlık Bildirisi (1776);

Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi (1789);

İnsan Hakları Evrensel Beyannâmesi (1948).
Bu üç metin, muallak bir “insan” kavramıyla feminist teorisyenlerin geliştirdiği “toplumsal cinsiyet eşitliği” fikrine ilham vermektedir.

Yine bu üç metnin getirdiği “özgürlük” fikri, din/devlet/aile/geleneğin “özel hayata karışması”nı engelliyor. Yeni bir “aile” tanımı yapıyor.

Nitekim Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), Schalk and Kopf & P.B and J.S, 18984/02, 22.07.2010 kararı ile “sürekli de facto eşcinsel birlikteliklerinin aynı durumdaki heteroseksüel ilişkiler gibi aile hayatı kapsamına girdiği”ni belirtmiştir.


LGBT’YE İSTANBUL SÖZLEŞMESİ ZIRHI

AİHM’in zikri geçen 2010 tarihli kararı, Türkiye’nin 2012’de imzaladığı İstanbul Sözleşmesi’nin 4/1 ve 4/3 maddelerinde geçen “Devletler her tür cinsel yönelimi yasal güvence altına alır” hükmü ile uyumludur.

İstanbul Sözleşmesi, “toplumsal cinsiyet” kavramını tanımlayan ilk belge olarak önem taşımaktadır. Belge, “kadına şiddeti önleme” kapsamında aslında “LBT kadınların” (lezbiyen, biseksüel ve transların) cinsel kimliklerini ve cinsel yönelimlerini her tür şiddete karşı güvence altına almaktadır.

Batı’da din (Kilise), LGBT kimlik konusunda direncini yitirmiştir. Batı, içine düştüğü bu utanç verici durumdan İslâm’ın bağlılarının LGBT bireylere dönüşmesiyle kurtulabileceğini planlamaktadır.

İslâm dünyasında ise aydınlar İnsan Hakları teorisini kabul etmekte, teorinin ahlâktan kopuk “insan” idealleştirmesini onaylamakta, onun “bütün insanlar eşit ve özgürdür” ilkesinin esiri olmaktadır. Bu ilke cinsiyetsiz/kimliksiz/içi boş “insan” imal etmektedir.

İstanbul Sözleşmesi, önceki belgelere göre bir ileri aşamaya geçerek devletlerin bireylerin her tür cinsel kimliğini korumayı taahhüt etmesini sağlamaktadır. Böylece İstanbul Sözleşmesi, “insan” tanımına devlet eliyle eşcinsel, trans, interseks, queer gibi cinsel azınlık kimliklerini dâhil etmektedir.

NESEBİ BOZAN TEKNOLOJİ

“İnsan haklarını savunuyorum” diyen bir aktivist Batı teknolojisinin insan üzerindeki operasyonlarının getirdiği fıkhî meseleler karşısında da çaresiz kalmaktadır. Mesela bir kadın kendi embriyosunu annesinin rahmine naklederek evlat sahibi olduğunda, doğan çocuk kardeş mi, evlat mı sayılacaktır? Nesebi bozan bu “insanı ve cinsiyetini yeniden tasarlayan teknolojik müdahale”, toplumda miras/mülkiyet/nesep hürriyetlerini tamamen ortadan kaldıracak bir saldırıyı andırmaktadır.

Batı’nın trans-humanist çalışmaları LGBT bireylerin “insan hakları söylemi” ile daha güçlü şekilde hak taleplerinde bulunmalarının önünü açacaktır. “İnsan hakları” cinsiyeti sonradan birey tarafından seçilen veya tıp teknolojisi yardımıyla yeniden tasarlanan varlığı işaret etmektedir.

Aydınların “insan hakları” teorisini kabulleri ölçüsünde LGBT bireylerin “cinsel yönelimleri”ni onayladıkları görülmektedir. Bu aydınlar LGBT kimliğin cinsel yönelimlerinin en basit haliyle ZİNA (nikâhsız birliktelik) kapsamında kaldığını unutmaktadır.

Mesele “İnsan Hakları” kavramından doğmakta, muhafazakâr entelektüel tarafından bu kavram ahlâk referans alınarak tanımlanamadığı için İstanbul Sözleşmesi’nin teminatı altına aldığı cinsel kimliklerin “onur yürüyüşleri”ne engel olunamamaktadır. “İnsan” kavramı, “ahlâk” değerlerinin karşısına Batıcı bir azınlık olarak çıkarılmaktadır. LGBT, Batı’nın çevre ülkelerdeki bir partisi statüsüyle hareket etmektedir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir